Ana Sayfa Yardım Giriş Yap Kayıt

+ Fixforum.Biz .:. Hayatı Paylaş .:. » Siirkolik.Com » Hikayeler
 Deniz Gezmiş Anlatıyor

Kullanıcı Adı: Beni Hatirla
Şifre:
Sayfa: [1]   Yukarı git
Konu: Deniz Gezmiş Anlatıyor  (Okunma Sayısı 129 defa) Seçenekler Arama
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
« : 04 Mart 2008, 19:53:58 »
Fixforum Üye Profili @LfOnSooReLiO
Profesyonel Üye
*****


İRTİBAT GÜCÜ
RepGücü: 27
Offline Offline

BİLGİLER Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1265

GeRçEkÇi oL iMkAnSıZı iStE...

Aktiflik
Seviye
Deneyim


Durumum:

Deniz Gezmiş Anlatıyor

Yalnızsın. Gemerek’in dışında bir benzin istasyonunun arkası. Yerler ıslak. Çamur. Zifiri bir karanlık. Bir yamaçtasın orada. Yalnızca jandarmaların attıkları mermilerin alevlerini görüyorsun. Ateş etsen yerin belli olacak; ateş edemiyorsun.

O anda bombayı atmak aklıma geldi. Kafan çalışıyor. Mantığın tıkır tıkır işliyor. Soğukkanlısın. Pimini çekip bombayı elinde tutuyorsun bir iki saniye. Pimi çektikten dört saniye sonra bombanın patlaması gerek. Vakit geçirmemek gerek. Bomba elinde patlayabilir; bunun korkusu var içinde; elinde patlarsa diye.

Fırlatıyorsun bombayı. Sinip bekliyorsun. O andaki bekleme müthiş işte. Müthiş uzun geliyor o süre; zaman bir türlü geçmiyor; saniyeler dolmuyor bir türlü. Bomba, savunma bombası. Patlayınca bayağı etkili patlar. Havada birtakım kollar bacaklar göreceğini sanıp bekliyorsun.

Daha önce de kullandım bu bombadan. Eğitim atışları yaptım. Ama buradaki, eğitim atışlarından çok değişik. Patlayıncaya kadar, ilk akla gelen, bir türlü akıldan çıkmayan şey, bombanın patlamama olasılığı. Bomba bozuk çıkabilir. Ve bomba patlayınca isabet almak olasılığına karşı tam siper, yüzü koyun yere atıyorsun kendini. Çok gariptir, bir içgüdüyle ellerini ensende kenetliyorsun. Hiç tanımadığın, bilmediğin, hiç görmediğin birtakım insanların öleceğini düşünüyorsun birden; üzülüyorsun.

Patlıyor bomba. Kan kokusu duyduğunu, feryatlar, çığlıklar, bağırışlar duyduğunu sanıyorsun ilk anda. Sonra derin bîr sessizlik oluyor. Sonra da kaçışan birtakım insanların ayak sesleri. Yani, önce bir şok etkisi oluyor karşıdakilerde, bir şaşkınlık. Sonra da panik ve kaçışma.

Yağmur ve çamur. Sigaran bitmiş. Yok. Tek sigaran yok. Anlatılmaz bir sigara özlemi. Dayanılmaz bir istek. Yanında da bir bardak sıcak çay istiyorsun, iyi mi. Sonra birden anlatılması güç bir susuzluk. Yerden kar falan alıp yiyorsun; susuzluğunu biraz olsun gideriyor.

Çatışma sürüp giderken, silahlı çatışma, ölüm korkusu yok; hiç yok. Ancak, pusuya falan düşüp de düşünme fırsatı bulunca, yani beklerken geliyor ölüm insanın aklına. Ateş ederken, çatışırken bu korku gelmiyor aklına. Taktik falan düşünüyorsun daha çok. Tepeyi aştım, Gemerek’e girdim. Saat 23 falan. Hani bırakılmış kentler olur. Bomboş sokaklar. İnsansız, öyleydi Gemerek. Herkes uykudaydı, herkes evlerine çekilmişti.


Sağa doğru çıktım. Yamaçta, ‘Jandarma Karakolu’. Tek başına bir yapı. Yakınında başka yapı yok. Işıkları yanıyor.
Yaklaşıyorum.
İçeride jandarmalar var, konuşuyorlar, gülüşüyorlar.
İyice sokuluyorum.
Orada 15-20 dakika durup onları dinledim, onları gözledim.

Karakolun önünde bir Jeep duruyor. Jeep’i almak gerek. Dokundum tetiğe, karakola ateş açtım, duvarlarına. İçeride birden bir panik, bir kaçışma.

Atladım Jeep’e, çalıştırdım. Beş metre ötede kara saplandı Jeep. Atladım arabadan. Bir tümseğin arkasına attım kendimi, yattım.

Jandarmalar tepeye kaçıp sığınmışlar. Tepeden Jeep’e ateş etmeye başladılar. Beni Jeep’in içinde sanıyorlar. Durup orada yattığım yerden onları gözlüyorum.

Mermilerin kara saplanışının ayrı bir güzelliği var. Kara saplanırken değişik bir ses çıkarıyor mermiler.

Jandarmalar Jeep’i delik deşik ediyor.

Yattığım yerden fırlayıp kaçmaya başlıyorum. Görüyorlar beni. Ardıma düşüyorlar.

Gemerek’te evler hep bahçe içinde. Bahçeler, bir metrelik taş yığınlarıyla yapılmış küçük duvarlarla çevrili.

Ben önde, jandarmalar arkada koşuyoruz bahçeden bahçeye. Bir duvarı aşıp yere yatıyorum. Ya ayaklarının dibine ateş ediyorum, ya da başlarının bir karış yukarısına. Ben ateşe başlayınca onlar yere yatıyor. O zaman kalkıp koşuyorum. Bir başka duvarı aşıp yine yatıyorum. Yine ateşe başlıyorum. Böylece biraz dinlenmiş de oluyorum. Böyle iki üç tur atıyoruz, dönüp duruyoruz Gemerek’in içinde. Herkes sokaklarda. Herkes durmuş beni seyrediyor. Yanlarından geçip atlıyorum. Halkta bana karşı hiçbir hareket yok.

Bir kadın, evinin kapısından, az ötede beni seyreden kocasına sesleniyor:

“Herif! Gel çorbanı iç, yine gider seyredersin!”

Çocukların bir kısmı, ben ateş ettikçe alkışlıyor. Bazılarının elinde ayçiçekleri; hem beni seyrediyorlar, hem ayçiçeği yiyorlar.

Bir buçuk saat kadar sürüyor bu kovalamaca.
O ara üstüne hoparlör bağlanmış bir taksi çıkıyor ortaya. Hoparlörden bir ses şunları söylüyor halka:

“Ben Belediye Başkanı. Komünist Deniz Gezmiş Gemerek’e gelmiş. Silahı olan silahını alsın, av tüfeği olan av tüfeğini alsın. Olmayan da taşla sopayla saldıracak. Herkes hazırlansın. Yakalayacağız onu.”

Ve gidiyor.
Halkta, bu uyarıya karşı hiç bir kıpırtı olmuyor.
Kaçıp izimi kaybediyorum. Artık jandarmalar yok ardımda.
Dolaşıyorum.

Bir elimde otomatik; kayışla omzumdan asmışım. Rahatça kullanabileceğim. Bir elim boşta. Gerekli olabilir bu elim.

On sekiz on dokuz yaşlarında bir çocuğa yaklaşıyorum.
“Bana Belediye Başkanının evini göster,” diyorum.
“Peki Deniz Ağabey, göstereyim,” diyor.

Bir evin önüne geliyoruz.
“Burası ağabey,” diyor.
Gemerek Belediye Başkanı’nın evi. Az önce beni linç ettirmek için halka çağrıda bulunan adamın evi. Tanışacağız.

Bir omuz atıp kırıyorum kapıyı. İçeri dalıyorum. Belediye Başkanı, evinde; sofada, masanın başında bir şeyler atıştırmakta. Beni öyle birden evinin içinde, karşısında görünce yere atıyor kendini, ayaklarıma kapanıyor utanmadan.

“Ben bir şey etmedim. Ben bir şey etmedim,” diye yalvarıp duruyor.

Bir odadan karısı iki küçük çocukla çıkıyor sofaya. Kadın şaşkın. Bir yanda da o yalvarmaya başlıyor:

“Bunlara acı, bu yavrulara acı.”

“Allah belanızı versin,” deyip atıyorum kendimi dışarı. Karlı yollara düşüyorum yine. Gemerek’in dışına çıkıyorum.

Ondan sonra işte o tren yolu hikâyesi oldu, çukur hikâyesi. Tarlalardan geçerek gittim oraya.
Yakalandın. Adamlar sana vurur, olmadık hakaretlerde bulunurlar. Buna karşı devrimci taktik şu:

Sen de söveceksin. Elin boştaysa vuracaksın. Ellerin bağlıysa tüküreceksin yüzlerine. Hiç aşağıdan alıp sinmek yok.
Falakaya falan yatıracaklar. Direneceksin. Güçlükle yatıracaklar. Boyun eğmek yok.
Böyle yaptın mı herifler işkenceden sonra sana büyük saygı duyuyorlar. Eziliyorlar karşında. İşkence edenler onlar, ama sonuçta ezen sen oluyorsun.

İşkenceye senin bunca dayanman ve oradaki bütün devrimci tavrın, heriflerde böyle bir etki bırakıyor.
Yakalanışım mı?
O da bir garip hikâyedir.
Pusu. Son düştüğüm pusu. Yakalandığım.
Tarlanın içinde. Çukurda.
Tarla. Vıcık vıcık çamur. Her yan çamur. Bir yandan da aralıksız yağmur yağıyor, sulusepken.
Parkamın başlığını başıma geçiriyorum.
Ellerim üşüyor. Eldivenlerimi, silahı daha rahat kullanayım diye daha önce bir yerlerde fırlatıp atmıştım. Eldiven de yok.
Hava buz gibi.
Bir çukurun içindeyim.
Çepeçevre sarmışlar.
Bütün arabaların farları üzerimde.
İçine girdiğim çukur, işte bu hücre kadar bir yer.

Jeep’lerin üzerlerine A-4’leri kurmuşlar. Sağıma soluma yağmur gibi mermi yağıyor. Mermiler, düştüğü yerden çamurları savuruyorlar havaya. Farların aydınlığında, yağan sulusepkeni renklendiriyor havaya sıçrayan çamurlar. Ben çukurun dibine, çukurun biçimine uyarak (U) harfi gibi uzanmışım. Ayağa kalkarsam, başım dışarı çıkıyor. Atılan mermilerden korunmak için ya çömelmek zorundayım, ya da böyle çukurun dibine uzanmak zorundayım.

Çukurun dibinde kar var. Altım kar, üstüm sulusepken yağmur ve mermiler. Yattığım yerden yukarıyı gözlüyorum, çukurun üstünü.
Sanki donanma fişekleri atılıyor üstümde. Korkunç güzel bir renk cümbüşü tepemde.
‘Cıw’ diye giriyor çukurun yanındaki çamurlara mermiler, çamuru savuruyorlar tepeden inen farların aydınlattığı sulusepkenin içine, üstüme renk renk koca bir dünya yağıyor. Korkunç güzel, anlatılmaz bir görünüş.

Yarım saat, bir saat sürüyor bu.
Mermi çok az kalmış yanımda. Bir süre sonra bitecek.

Ara sıra doğrulup, başımı çukurdan yavaşça çıkarıyorum, bir el ateş ediyorum boşluğa, öldürmeye atmıyorum ama.
Birazdan bir bomba sallayacaklar üzerime diyordum, ölüp gideceksin.

İlk anda ölmemeyi düşünüyordum; yaralanmayı, yaralı ve rahat bir ölümü. Ama bir süre sonra, dünyanın dört bir yanında ölen bir sürü devrimciyi düşünüyorsun ve bir an nasılsa rahat bir ölümü düşünmüş olduğun için korkunç bir utanç duyuyorsun kendi kendine.

Bir devrimci nasıl ölmesi gerekiyorsa öyle ölmeli.
Sonra, ölen arkadaşlarım geliyor aklıma. Daha çok Taylan’ı anımsadım orada.
Sonra Filistin’deki çocukları.

 Arada silah sesleri kesiliyor ve,
“Teslim ol,” sesi duyuluyor.

Başımı yavaşça çukurdan çıkarıp sesin geldiği yere, birazcık havaya doğru bir kurşun sıkıyorum.
Bir iki mermi kalmış. Son mermiyi kendine saklamak istiyorsun. Gerekirse vuracaksın kendini, karşı devrimin eline düşmemek için. Bunu düşünürken ölüm korkusu yok.Namluyu şakağına dayayacaksın. Basacaksın tetiğe; tamam. Çok rahat.
Mermiler tükenince çukurdan çıkmayı düşündüm. Başım dik çıkacağım. Vururlarsa vuracaklar. Başım dik gideceğim ölüme.

Ya vurmazlarsa?
O zaman yakalayıp işkence edecekler.

İşkence kolay. Bir gün boyunca da sürse işkence, dayanılır, onun acısı nasıl olsa geçer. Zaman nasıl olsa akıp geçecek ve işkencenin acısı da bir süre sonra nasıl olsa kalmayacak diye düşünüyorsun. On beş gün önce işkence görseydim şimdiye çoktan etkileri geçmiş olacaktı, unutmuş olacaktım. Böyle düşündüm orada.

Kararlıyım. Dayanacağım işkenceye. Konuşturamayacaklar. Çözülmeyeceğim. Kesin kararlıyım.

Silahımı attım birden. Bir ara ateş de kesilmişti.

“Çıkıyorum!” diye bağırdım.

Çıktım.

Bekledim, ama ateş eden olmadı.

Parkamın başlığını geriye attım. Başım dik. Bir elim cebimde, boş tabancamda. Gerekli olabilir. Boş ama, olsun. Umursamaz bir hava takındım. Her an bir mermi bekliyorum. Her an bir mermi bir yerime saplanacak. Ha geldi ha gelecek.

“Dur!” falan diyorlar.

Bir yığın şey söylüyorlar.

Artık söylenenleri duymuyorum. Söylenen sözlerin bir tekini bile anlamıyorum.

Biliyorum, görüyorum: bütün namlular üzerime çevrili.

Her namlunun ucunda ben varım.

Çevrede kum gibi asker kaynıyor.

Yola çıkıyorum. Gemerek’e giden yol bu. Ve Gemerek yönünde yürümeye başlıyorum. Ama hep, her an bir kurşun bekliyorum. Etimle kemiğimle bunu bekliyorum.

“Kayseri Emniyet Amiriyim. Seni teslim alıyorum,” diyor bir ses.

Tepkim büyük oluyor, önceden hiç tasarlamadığım bir tepki bu, hiç düşünmediğim bir şey. Beklenmedik, olağanüstü bir tepki oluyor bende:

“Siktir be. Sen kimsin ulan beni teslim alacak!” diyorum.

Elimi cebimden çıkarır gibi yapıyorum. Uzaklaşıveriyor.

Yine yürüyorum.

Bir albay çıkıyor yolumun üstüne.

Ve bir arabaya binip gidiyoruz.

Yakalandığımda saat gecenin 02.30’u falandı.

Beni alıp doğruca Kayseri’ye götürdüler.

Ellerim kelepçeliydi. İki yanımdan iki iri adama kelepçelemişlerdi.

Yolda durmadan soruyorlar. Ara vermeden soruyorlar. Hiç konuşmuyorum.

Kayseri’ye varıyoruz. Vakit gecenin yarısı.

Vali’nin karşısına çıkarılıyorum.

Vali,

“Yakalandın mı sonunda?” dedi küçümsemeye çalışarak.

“Sen bir köpeksin. Köpek kalacaksın,” dedim. Hiç ummuyordu böyle bir şey söyleyeceğimi. Apışıp kaldı karşımda. Sözümün altından kalkamadı. Bastı gitti.

Oturdum.

Çay getirdiler.

Polisler dönüp duruyor çevremde. Hiç bir kaba söz, kaba davranış yok.

“Ağabey, ne istersin?”

“Bir istediğin var mı Deniz ağabey?”

***

Bir de şunu gördüm: Çok duygulanıyorlar.

Hele yakalandığımda, Kayseri’ye götürülürken, iki koluma kelepçeyle bağlı o iki iri polis vardı ya, ben Ankara’ya getirilirken, ikisi yine beni getirdikleri arabadaydı. Yolda ağladılar. İsteyerek yapmadıklarını söylediler, üzüntülerini belirttiler.

***

Ankara’ya jandarma pikabıyla ve uzun bir konvoy halinde girdik. Saat sabahın 8’i falandı. Yollar tıklım tıklım insanla doluydu. Ankara, yeni bir güne başlıyordu.

İşlerine giden memurlar. Okullarına giden öğrenciler.

Yağmur yağıyor.

Islak bir Ankara sabahı. Sevdiğim sabahlardan biri.

İçişleri Bakanlığı’nın önüne geliyoruz. İndiriyorlar. Tam İçişleri Bakanlığı’na girerken kalabalıktan biri,

“Yuh!” diye bağırıyor.

Yürüyorum üzerine, iki üç adım atıyorum. Polisler o kadarına izin veriyorlar. Kaçıyor “yuh” çeken. Giriyoruz içeri.

İçişleri Bakanı’nın karşısına çıkarılıyorum.

Çok keyifliydi. Ayaktaydı. Odası, sabahın sekizinde gazetecilerle dolu.

Ben hep başımı dik tutmaya, canlı, dipdiri görünmeye çalışıyorum. Nasıl bitkinim oysa, ayaklarımı zor sürüyorum. Ayakta duracak gücüm kalmamış. Ama belli etmiyorum.

“Geçmiş olsun,” dedi gülerek İçişleri Bakanı.

Suratına baktım pis pis. Hiç bir karşılık vermedim.

Gazetecilere döndü:

“Şu pejmürde kılıklı adam, Halk Kurtuluş Ordusu’nun kahramanıymış.”

“Beğenemedin mi? Tabii kahramanıyım, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun savaşçısıyım.”

“Nereye gidiyordun?”

“Devrime.”

Haritayı gösteriyor duvarda, Sivas’ı gösteriyor:

“Buradan mı gidilir devrime?”

“Senin kafan almaz böyle şeyleri.”

“Türkiye’de bir tek ordu vardır, o da Türkiye Cumhuriyeti’nin ordusudur.”

“Onun için Demirel ve senin gibiler hemen istifayı bastınız.”

Sinirlendi.

Üzerine bir adım attım.

Geriledi. Şaşırdı. Dehşetli bir panik havası içinde, elini sallayarak ve kekeleyerek:

“Gö-gö-götürün bunu” dedi.

Sürükleyerek çıkardılar beni odadan.

“Göstereceğiz sana da, senin gibilere de, Amerikanın güvenilir köpekleri!” diye bağırdım kapıdan çıkarılırken.

Gazetecilerin yüzünde büyük bir şaşkınlık vardı.

Odadan çıkarıp beni Emniyet Genel Müdürü’nün odasına soktular.

Emniyet Genel Müdürü, boyuna:

“Bakanımıza-, bakanımıza-, bakanımıza hakaret etti,” diyordu sinirle.

“Sen de köpeksin,” dedim ona. Böyle bir davranış beklemedikleri için; hepsi şaşkındı, herkeste tam bir panik havası vardı. Bir ben bu paniğin dışındayım. Gazeteciler de paniğe kapılmış durumda.

“Ben köpek değilim,” diyor Emniyet Genel Müdürü.

“Köpeksin,” diyorum, “köpek olmasan bugün burada işin ne.”

Alıp Emniyet’e götürdüler.

Orada da davranışlarım aynı. Komiserlere, polislere, Emniyet Müdürü’ne falan, herkese böyle sözler söylüyorum, hakaretler yağdırıyorum.

Akşam olacak, saat 17’de herkes çekilip gidecek, işkence başlayacak, diye düşünüyorum.

Dördüncü güne girmişim; açlık, yorgunluk, uykusuzluk bitirmiş beni. Bitkinim. Kalan son gücünü kullanıyorum, direniyorum.

Saat 17 oldu ve işkence başlamadı.

İradeyi sıfıra indiren bir ilâç verdiler.

İğne yapacaklardı, yaptırmadım. Zorla yapmak istediler, direndim; başaramadılar. Hapı tercih ettim. Aldım hapı. ‘Biraz ağzımda tutarım’ diye düşünüyorum. İkinci Şube Müdürü’yle bir komisere de birer hap içirdim. “Önce siz için, ondan sonra ben içeyim, İçmem yoksa,” dedim.

Birer hap yutmak zorunda kaldılar.

Şartlandırıyorum kendimi ve boyuna baskı yapıyorum kendime:

“Söylemeyeceğim, söylemeyeceğim.”

Böyle yaparsan, hap da olsa, söylemek istemediğin şeyleri söylemiyorsun.

İlaç gevşetiyor. Ama kendini şartlamış olman önemli.

Orada da saygı duymaktan alamadılar kendilerini polisler.

Direnirsen sonuç hep böyle oluyor.

Birkaç tanesi bozuluyor tabii bana; birkaç tüyü bozuk, müthiş sinir oluyor yaptıklarıma. Ama oradakilerin büyük çoğunluğu saygılı oldular bana.

Fizik işkence hiç önemli değil. İnsanı pek etkilemiyor. Dayanıyorsun, önemli olan psikolojik hikâye.

İstanbul’da, bir keresinde on üç kişi falandık. Bizi şöyle sıralamışlardı karşılarına. Makineli atışı gibi üst üste, aralıksız sorular soruyorlardı kısa kısa. Cevap vermemek olanaksızlaşıyor. Ben, orada, soru sorulunca, hiç düşünmeden sövüyordum. Çok iyi oluyor. Biraz düşünmek, biraz duraksamak bile, yüze vuran ifadeyle ipucu verebiliyor polise, özellikle MİT uyguluyor bu yöntemi.
Logged

Fix Robot Modu
Özel Bir Bottur =)
*****
Mesajlar: 27051
Re: Deniz Gezmiş Anlatıyor
« Posted on: 08 Ekim 2008, 09:30:17 »

uyari
Merhaba ziyaretçi. Öncelikle sitemize hoşgeldiniz. Ben robot moderatör olarak siteden daha fazla yararlanmanız için sitemize üye olmanızı öneririm. iyi eğlenceler.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Deniz Gezmiş Anlatıyor oyunları, Deniz Gezmiş Anlatıyor programı, Deniz Gezmiş Anlatıyor oyunu indir, Deniz Gezmiş Anlatıyor program yükle, Deniz Gezmiş Anlatıyor download, Deniz Gezmiş Anlatıyor hikayeleri, Deniz Gezmiş Anlatıyor resimleri, Deniz Gezmiş Anlatıyor haber, Deniz Gezmiş Anlatıyor yükle, Deniz Gezmiş Anlatıyor videosu, Deniz Gezmiş Anlatıyor msn eklentisi, şarkı sözleri


Logged
« Yanıtla #1 : 04 Mart 2008, 19:54:48 »
Fixforum Üye Profili @LfOnSooReLiO
Profesyonel Üye
*****


İRTİBAT GÜCÜ
RepGücü: 27
Offline Offline

BİLGİLER Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1265

GeRçEkÇi oL iMkAnSıZı iStE...

Aktiflik
Seviye
Deneyim


Durumum:

Ynt: Deniz Gezmiş Anlatıyor

daha var ama 20000 karakter olabiliomus heralde almadı önemsiz yerleri kestim bnde.
Logged

« Yanıtla #2 : 12 Mart 2008, 18:28:02 »
Fixforum Üye Profili firari88
Yeni Üye
*


İRTİBAT GÜCÜ
RepGücü: 3
Offline Offline

BİLGİLER Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 49

etikete gerek yok.eskiler tanır bizi.

Aktiflik
Seviye
Deneyim


Durumum:

Ynt: Deniz Gezmiş Anlatıyor

olsun ya güzel olmuş eline sağlık  Karizmatik
Logged

herkes aynı hayatta kendini bişey sanma
ne kadar çok bilirsen o kadar bela başa...
« Yanıtla #3 : 12 Mart 2008, 22:28:47 »
Fixforum Üye Profili @LfOnSooReLiO
Profesyonel Üye
*****


İRTİBAT GÜCÜ
RepGücü: 27
Offline Offline

BİLGİLER Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1265

GeRçEkÇi oL iMkAnSıZı iStE...

Aktiflik
Seviye
Deneyim


Durumum:

Ynt: Deniz Gezmiş Anlatıyor

olsun ya güzel olmuş eline sağlık  Karizmatik
saol kardeş. Gülümseme
Logged

Sayfa: [1]   Yukarı git
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Serkan

Powered by SMF 1.1.5 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks

Güzel Şiirler Burçlar Çocuk Oyunları ssk - tatil - Sohbet