Ana Sayfa Yardım Giriş Yap Kayıt

Sayfa: [1]   Yukarı git
Konu: İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!..  (Okunma Sayısı 350 defa) Seçenekler Arama
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
« : 11 Kasım 2007, 14:59:30 »
Fixforum Üye Profili zeyno
''mErSiNlİm''
Global Moderator
***


İRTİBAT GÜCÜ
RepGücü: 224
Offline Offline

BİLGİLER Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 6980

~HaYaT BeNi nEdEn yOrUyOsUn~

Aktiflik
Seviye
Deneyim


Durumum:

İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!..

Atatürk'le 1923'te yapılan bir röportaj, o'nun şimdiye kadar hiç bilinmeyen görüşlerini ortaya koyuyor. İşte Atatürk'le yapılan röportajın tam metni...

Amerikan 'The Saturday Evening Post' Dergisi'nden Isaac F. Marcosson, Temmuz 1923'te Ankara'ya gelmiş, Mustafa Kemal Atatürk ve Latife Hanım ile bir röportaj yapmıştı. Çok az bilinen bu görüşmeyle Marcosson'un izlenimlerinden oluşan yazı sadece Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi'nin 1 Kasım 1984 tarihli birinci sayısında Prof. Ergun Özbudun'un Türkçe çevirisiyle yayımlandı. İşte 20 Ekim 1923 tarihli "Kemal Paşa" başlıklı röportajın tam metni ve Mustafa Kemal'in ağzından bugüne kadar belki de hiç okumadığınız açıklamalar!

Demir maskesi onun tabii yüzüydü

"O, insanlara ve meclislere hâkim olacak tipteydi. Bir defa hemen hemen 1.80'lik boyu, mükemmel göğsü, omuzları ve askerce tavrıyla insanı etkileyen fizik yapısıyla; sonra, bir insanda gördüğüm en dikkate değer gözlerin esrarengiz kudretiyle. Kemal'in gözleri çelik mavisi, sert, taş gibi, affetmez olduğu kadar nüfuz ediciydi. Pek az kişi Kemal'i gülerken görmüştür. Kendisiyle geçirdiğim iki buçuk saat içinde hatları, ancak bir defa bir parça gevşer gibi oldu. Demir maskeli bir adama benziyordu; maske de, onun tabiyüzüydü..."

"Bir zamanlar Ankara, sadece kedileri ve keçileriyle ünlüydü. Bugün, Anadolu'nun uzak tepelerindeki bu eski, hantal şehrin dünya çapında başka bir önemi var. O, sadece yeniden kurulmuş Türk Devleti'nin başkenti ve dolayısıyla bütün çağdaş demokrasi deneyimlerinin en renklisinin merkezi değil, aynı zamanda Dünya Savaşı'nın acı sonuçlarının ortaya çıkardığı birçok önemli şahsiyet arasında sivrilen
-tam unvanıyla- Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın da yaşadığı yer" diye başlıyor Marcosson yazısına. Lozan Konferansı'nın dağılmak üzere olduğu, gerginlik ve belirsizlik dolu havada kendi ifadesiyle "Parlayan cami ve minareleriyle perişanlık içindeki haşmetine rağmen hâlâ şehirlerin kraliçesi olan İstanbul'dan" yola çıkar MarcossonVe "her aşaması eşit derecede güçlüklüklerle doluydu" dediği 55 saatlik zorlu yolculuğun ardından Ankara'ya, Kemal Paşa'nın konutuna ulaşır. Gerisini Marcosson'un satırlarından aktarıyoruz

Kemal'in konutuna yaklaştıkça askerlere rastlamaya başladık; ilerledikçe sayıları arttı. Bu askerler, Kemal'in hayatını korumak için alınan birçok tedbirlerden biriydi; çünkü her an kızgın bir Yunanlı veya Ermeni tarafından öldürülme tehlikesindeydi. Onu öldürmek için birkaç teşebbüste bulunulmuş, bir seferinde yanındaki bir Türk subayı suikastçı tarafından ağır yaralanmıştı.
Az sonra yeşil bir tepe üzerinde, düzenli bir bahçe ve badem ağaçlarıyla çevrili, cephesi kırmızı, güzel bir beyaz taş bina göründü. Sağda daha küçük bir taş evcik vardı. Daha önce buraya gelmiş olan Reşat Bey (tercüman), bunun Türk milletince Kemal'e hediye edilmiş ev olduğunu söyledi. Giriş kapısına vardığımızda bir çavuş bizi durdurup ne işimiz olduğunu sordu. Reşat Bey adama, Gazi ile randevum olduğunu söyledi; o da, kartımı alıp içeri götürdü.

Çavuş birkaç dakika sonra dönerek bizi beraberinde küçük taş evciğe götürdü; Kemal burayı kabul odası olarak kullanıyordu. Burada Gazi'nin kayınpederi olan Muammer UşakBey'i gördüm; kendisi, İzmir'in en zengin tüccarı, aynı zamanda New York ve New Orleans pamuk borsalarının ilk Türk üyesiydi. Amerika'yı sık sık ziyaret etmiş olduğundan İngilizce biliyordu. Kemal'in kabine toplantısında olduğunu ve beni az sonra göreceğini söyledi.
Tam Muammer Bey'le Türkiye'nin ekonomik geleceği hakkında bir tartışmaya başlamıştım ki, Kemal'in yaveri, hâküniformalı, iyi giyimli genç bir teğmen içeri girerek, Gazi'nin beni görmeye hazır olduğunu söyledi. Onunla birlikte küçük bir avludan ve dar bir geçitten geçtik ve kendimi esas konutun kabul salonunda buldum. En makbul Avrupa stilinde döşenmişti. Bir köşede bir kuyruklu piyano vardı; karşısında, birçok ciltleri Fransızca bir sıra dolu kitap rafı bulunuyordu; duvarlarda da başka hediye kılıçlar asılıydı.
Bitişik odada, geniş yuvarlak bir masa etrafında oturmuş, hızlı hızlı konuşan bir grup insan görüyordum. Bu, toplantı halindeki Türk kabinesiydi ve Lozan'dan gelen son telgrafları tartışıyorlardı; Hariciye Vekili ve kabinenin orada bulunmayan tek üyesi olan İsmet Paşa, bir gün önce Chester imtiyazı ve Türk dış borçları hakkındaki Türk ültimatomunu vermişti. Ekonomik savaşın akıbeti havadaydı.

Ben yaklaşınca Rauf Bey dışarı çıktı ve beni kabinenin toplandığı odaya götürdü. Grupla kısa bir tanışma oldu. Ama gözlerim tek bir kişinin üzerindeydi. O da, masanın başındaki yerinden kalkıp elini uzatarak bana doğru gelen uzun boylu kişiydi. Kemal'in sayısız resimlerini görmüş olduğumdan görünüşüne aşinaydım. O, insanlara ve meclislere hâkim olacak tipteydi. Bir defa, hemen hemen 1.80'lik boyu, mükemmel göğsü, omuzları ve askerce tavrıyla insanı etkileyen fizik yapısıyla; sonra, bir insanda gördüğüm en dikkate değer gözlerin esrarengiz kudretiyle. Kemal'in gözleri çelik mavisi, sert, taş gibi, affetmez olduğu kadar nüfuz ediciydi. Pek az kişi Kemal'i gülerken görmüştür. Kendisiyle geçirdiğim iki buçuk saat içinde hatları, ancak bir defa bir parça gevşer gibi oldu. Demir maskeli bir adama benziyordu; maske de, onun tabiyüzüydü...

Onu üniformalı göreceğimi zannediyordum. Oysa çizgili gri pantolon ve rugan ayakkabılarla siyah bir jaketataydan (kuyruklu ceket) oluşan çok şık bir kıyafet içerisindeydi. Kanat yaka ve mavili sarılı bir kravat taşıyordu.
Rauf Bey kabine oda-sında beni Kemal'e takdim etti. Mûtad selamlaşmaları Fransızca olarak teati ettikten sonra şöyle dedi: "Belki konuşmak için bitişik odaya geçip, kabineyi tartışmalarıyla baş başa bıraksak daha iyi olur." Bunları söylerken bitişik salonu gösterdi. Rauf Bey sağımda, Kemal solumda küçük bir masaya oturduk. Efendisinden daha az şık olmayan bir erkek hizmetkâr her zamanki gibi koyu Türk kahvelerini ve sigaraları getirdi. Mülakat başladı.

Gazi Fransızca ve Almanca bilmekle beraber, bir tercüman aracılığıyla Türkçe konuşmayı tercih ediyordu. Ben, gene sözde Fransızca'mla, onunla tanışmaktan duyduğum büyük memnuniyeti ifade ettikten sonra, Rauf Bey araya girerek, büyük adamın kendi diliyle konuşmasının belki en iyisi olacağını söyledi. Bunda mutabık kalındı ve o andan itibaren Başvekil tercümanlık yaptı.

Kemal, nasılsa, Ankara yolculuğumda başıma gelen güçlükleri ve gecikmeleri işitmişti. Ankara gibi bir yerde yönetimin etrafını saran güçlükler içinde böyle şeylerin olabileceğini söyleyerek hemen özür diledi. Sonra şunları ekledi: "Geldiğinize çok memnun oldum. Biz, Amerikalıları Türkiye'de görmek istiyoruz; çünkü özlemlerimizi en iyi onlar anlayabilirler."

"Kamu hizmetinin en yükseği bencil olmayan çabadır!"

"Biliyor musunuz; Washington ve Lincoln niçin beni daima etkilemiştir?
Onlar sadece Birleşik Devletler'in şerefi ve kurtuluşu için çalıştı; oysa öbür başkanların çoğu, öyle görünüyor ki kendilerini tanrılaştırmaya çabaladı. Kamu hizmetinin en yüksek şekli bencil olmayan çabadır."
Dobra dobra, kısa ve açık ifadesiyle adeta emir veren bir subay gibi sordu: "Size ne söylememi istiyorsunuz?" "İlkin" diye cevap verdim, "bana, Amerikan halkı için bir mesaj verebilir misiniz?" Bu metodik bir soruydu; çünkü onun Amerikalılar'a karşı dostça duyguları olduğunu ve böyle bir sorunun, konuşmanın akışını serbestleştireceğini biliyordum. Bu, az konuşan kişilerle mülâkat yaparken kullandığım ve konuşma dalgaları doğurmakta nadiren başarısız kalan bir manevraydı.

En ufak bir tereddüt geçirmeksizin -şunu da ekleyebilirim ki bütün konuşma sırasında bir cevap için hiçbir zaman duraklamadı- şöyle dedi: "Memnuniyetle. Birleşik Devletler'in ideali, bizim de idealimizdir. Büyük Millet Meclisi'nin Ocak 1920'de ilân ettiği MillMisakımız (Ulusal Sözleşme), sizin Bağımsızlık Beyannamenize çok benzer. O, sadece, Türk ülkesinin istilâdan kurtulmasını ve kendi kaderimize hâkim olmamızı ister. Bağımsızlık, hepsi bu. O, halkımızın misakı, anayasasıdır ve ne pahasına olursa olsun, bu misakı korumaya kararlıyız. Türkiye de, Amerika da demokratik rejimlerdir. Gerçekten şu andaki Türk Hükümeti, dünyadaki en demokratik hükümettir. Halkın mutlak egemenliğine dayanır ve onun temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi yargı, yasama ve yürütme organıdır. Kardeş demokrasiler olarak, Türkiye ile Amerika arasında en sıkı ilişkiler olmalıdır.

Ekonomik ilişkiler alanında Türkiye ile Birleşik Devletler, her iki taraf için de en büyük yarar sağlayacak şekilde birlikte çalışabilirler. Zengin ve çeşitli millkaynaklarımızın, Amerikan sermayesi için çekici olması gerekir. Biz, gelişmemizde Amerikan yardımını memnuniyetle karşılarız; çünkü bütün başka ülkelerin sermayesinden farklı olarak Amerikan parası, Avrupa milletlerinin bizimle ilişkilerine can veren siyasal entrikalardan uzaktır. Başka bir ifadeyle Amerikan serma-yesi, yatırılır yatırılmaz bayrağını çekmeye kalkmaz. Amerika'ya olan inanç ve güvenimizin somut bir delilini Chester İmtiyazı'nı vermek suretiyle gösterdik. Gerçekten bu, Amerikan halkına bir teveccühtür.

Hayatım boyunca, Washington ve Lincoln'ün hayat ve eserlerinden ilham aldım. İlk 13 devletle yeni Türkiye arasında ilginç bir benzerlik vardır. Sizin atalarınız, İngiliz boyunduruğunu kaldırıp attı. Türkiye de, üzerindeki bütün rüşvet ve yiyicilikle birlikte taşıdığı eski imparatorluk boyunduruğunu, daha da kötüsü başka milletlerin bencil müdahalelerini kaldırıp attı. Biz şimdi yeni bir milletin doğuşuna şahit olan bir doğum sürecinin içindeyiz. Amerikan yardımıyla amacımıza ulaşacağız." Sonra öne doğru eğilip, bütün mülakat sırasında yaptığı tek hareketle şunları söyledi: "Biliyor musunuz, Washington ve Lincoln niçin beni daima etkilemişlerdir? Söyleyeyim size. Onlar, sadece Birleşik Devletler'in şerefi ve kurtuluşu için çalıştılar; oysa, öbür başkanların çoğu, öyle görünüyor ki, kendilerini tanrılaştırmaya çabaladılar. Kamu hizmetinin en yüksek şekli, bencil olmayan çabadır."

Küçük çaplı siyaset dünyanın baş belasıdır!

"Demokrasi, insan ırkının ümididir. Bir Türk'ün ve savaş için yetişmiş benim gibi bir askerin böyle konuşması size garip gelebilir. Oysa yeni Türkiye'nin temelindeki fikir aynen budur. Biz zor kullanma, fetih istemiyoruz. Yalnız bırakılmamızı ve kendi ekonomik ve siyasal kaderimizi kendimizin tayin etmesine müsaade edilmesini istiyoruz. Yeni Türk demokrasisinin tüm yapısı bunun üzerine kuruludur. Şunu da ilâve edeyim ki, bu demokrasi, Amerikan düşüncesini temsil eder; şu farkla ki, siz 48 devletsiniz, biz bir tek büyük devletiz.

"Sizin için devlet yönetiminde ideal nedir" diye sordum; başka bir deyişle "Pan-İslâmizm ve Pan-Turanizm fikirlerine hâlâ inanıyor musunuz?"
"Kısaca söyleyeyim" dedi; "Pan-İslâmizm, din ortaklığına dayanan bir federasyon demekti. Pan-Turanizm ise ırka dayanan aynı çeşit bir çaba ve ihtiras ortaklığını temsil ediyordu. Her ikisi de yanlıştı. Pan-İslâmizm fikri, asırlar önce Viyana kapılarında, Türkler'in Avrupa'da ulaştıkları en kuzey noktada öldü. Pan-Turanizm de, Doğu ovalarında mahvolup gitti. Bu hareketlerin her ikisi de yanlıştı; çünkü, kuvvet ve emperyalizm anlamına gelen fetih fikrine dayanıyorlardı. Uzun yıllar emperyalizm Avrupa'ya hâkim oldu. Ancak emperyalizm ölüme mahkûmdur. Bunun cevabını Almanya'nın, Avusturya'nın, Rusya'nın ve geçmişteki Türkiye'nin yıkılışında bulursunuz. Demokrasi, insan ırkının ümididir.

Bir Türk'ün ve savaş için yetişmiş benim gibi bir askerin böyle konuşması size garip gelebilir. Oysa yeni Türkiye'nin temelindeki fikir aynen budur. Biz zor kullanma, fetih istemiyoruz. Yalnız bırakılmamızı ve kendi ekonomik ve siyasal kaderimizi kendimizin tayin etmesine müsaade edilmesini istiyoruz. Yeni Türk demokrasisinin tüm yapısı bunun üzerine kuruludur. Şunu da ilâve edeyim ki, bu demokrasi, Amerikan düşüncesini temsil eder; şu farkla ki, siz 48 devletsiniz, biz bir tek büyük devletiz.

Yüzlerce yıl boyunca Türk İmparatorluğu, Türkler'in azınlıkta olduğu karmaşık bir insan yığınıydı. Daha başka, sözde azınlıklarımız da vardı ve bunlar sıkıntılarımızın büyük kısmının kaynağı olmuşlardı. Bu ve eski fetih düşüncesi... Türkiye'nin gerilemesinin bir sebebi, bu güç yönetim işi yüzünden kendisini tüketmiş olmasıydı. Eski imparatorluk çok büyüktü ve her an kendisini problemlere açık buluyordu. Oysa eski kuvvet, fetih ve yayılma fikri Türkiye'de ebediyen ölmüştür. Eski imparatorluğumuz Osmanlı'ydı. Bu da kuvvet ve zor demekti. Bu artık anlamını kaybetmiştir. Biz şimdi Türk'üz, yalnızca Türk.

İşte bunun içindir ki Woodrow Wilson'un gayet iyi ifade ettiği self-determinasyon (kendi kaderini tayin) idealine dayanan, Türkler'e ait bir Türkiye istiyoruz. Bu milliyetçilik demektir ama Avrupa'nın pek çok yerlerinde self-determinasyon'u engelleyen bencil türden bir milliyetçilik değil. Ne de keyfgümrük duvarları ve sınırlar demek. Bizim milliyetçiliğimiz ticarette açık kapıyı, ekonominin yeniden canlandırılmasını, bir vatanda beliren gerçek anlamda ülkesel bir vatanseverliği ifade eder. Kan ve fetihle dolu bunca yıldan sonra nihayet Türkler bir anavatana kavuşmuşlardır. Bunun sınırları belirlenmiş, dert kaynağı olan azınlıklar dağıtılmıştır; işte bu sınırların içinde mevkiimizi korumak ve kendi kurtuluşumuz için çalışmak istiyoruz. Kendi evimizin efendileri olmak istiyoruz."

Gene bana doğru eğildi ve keskin, kesik kesik üslubuyla şunları söyledi: "Biliyor musunuz, Avrupa'da barışı ve yeniden inşayı engellemiş olan şey nedir? Sadece şu: Bir milletin diğerine müdahalesi. Daha önce bahsettiğim haris, bencil milliyetçiliğin bir parçası. Bu, ekonominin yerine siyasetin geçmesi sonucunu doğurmuştur. Alman tamirat tazminatı kördüğümü, bunun yalnızca bir örneğidir. Küçük çaplı siyaset, dünyanın baş belasıdır.
Bizim güçlükle kazandığımız Türk bağımsızlığını engellemeye çalışan, milliyetçiliğimizi kötüleyen, bunun doğu komşularımızı fethetme arzusunu maskeleyen bir kamuflajdan ibaret olduğunu söyleyen, ekonomiyi yönetecek yetenekte olmadığımızı ileri süren milletler var. Bakalım, göreceğiz. Yeni Türkiye'nin ilk ve en önemli düşüncesi, siyasal değil, ekonomiktir. Biz, dünya üretiminin de, tüketiminin de bir parçası olmak istiyoruz."

Logged

Bazen susmak gerekiyormuş
Bazen bomboş bakmak gerekiyormuş
Hayatın yalanlarına..
Anlamaya çalışmak saçmalık..!
Anlamadan yaşamak gerekiyormuş..
Ama bazen!
Unutmak gerekiyormuş unutulma pahasına.
Zaman değilmiş gideni getiren..
Aslında zamanmış var olanı götüren...!!!
.
Fix Robot Modu
Özel Bir Bottur =)
*****
Mesajlar: 27360
Re: İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!..
« Posted on: 22 Kasım 2008, 17:39:31 »

uyari
Merhaba ziyaretçi. Öncelikle sitemize hoşgeldiniz. Ben robot moderatör olarak siteden daha fazla yararlanmanız için sitemize üye olmanızı öneririm. iyi eğlenceler.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!.. oyunları, İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!.. programı, İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!.. oyunu indir, İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!.. program yükle, İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!.. download, İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!.. hikayeleri, İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!.. resimleri, İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!.. haber, İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!.. yükle, İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!.. videosu, İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!.. msn eklentisi, şarkı sözleri


Logged
« Yanıtla #1 : 11 Kasım 2007, 15:00:18 »
Fixforum Üye Profili zeyno
''mErSiNlİm''
Global Moderator
***


İRTİBAT GÜCÜ
RepGücü: 224
Offline Offline

BİLGİLER Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 6980

~HaYaT BeNi nEdEn yOrUyOsUn~

Aktiflik
Seviye
Deneyim


Durumum:

Ynt: İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!..

"Türkiye'yi Çin'e çeviremeyecekler!"

"Geçmişte Türkiye'nin trajedisi, büyük Avrupa devletlerinin, ticargelişme konusunda birbirlerine karşı olan bencil tutumlarıydı. Bu, büyük imtiyazlar koparma oyununun kaçınılmaz sonucuydu. Devletler ahır yemliğindeki köpekler gibiydi; kendi istediklerine ulaşamadıkları zaman rakiplerini de bundan uzak tutmaya çalışıyorlardı."

"Birleşik Devletler bu yeni Türkiye'nize somut olarak ne gibi yardımlarda bulunabilir" diye sordum. Solumdaki sarışın dev, "Birçok şeyler" dedi; "Türkiye, temelde bir tarım ülkesi. Başarı veya başarısızlığımız tarıma bağlı. Canlandırma programında başlıca üç faaliyet önde geliyor. Bunlar tarım, ulaştırma ve sağlık; çünkü köylerimizdeki ölüm oranı dehşet verecek kadar yüksek.

İlkin tarımı alalım. Birincisi tarım okulları açmak ki bunda Amerika yardımcı olabilir. İkincisi traktör ve diğer modern tarım makinelerine yer vermek suretiyle tamamen yeni bir tarım bilimi geliştirmek zorundayız. Pamuk gibi yeni ürünleri geliştirmemiz, tütün gibi eski ürünleri de yaygınlaştırmamız gerekiyor; ister karayolunda, ister çiftlikte olsun, motor ilk yardımcımız olacaktır.

Ulaşım da aynı derecede hayatDünya Savaşı'ndan önce Almanlar, Türkiye'nin ulaşımı için kapsayıcı bir plân hazırlamıştı; ancak bu, ülkenin onlar tarafından ekonomik bakımdan sömürülmesi fikrine dayanıyordu. Almanlar'dan kurtulduğumuza memnunum; benim açımdan da hiçbir zaman bu otoriteyi tekrar ele geçirebilecek değillerdir. Çok ihtiyaç duyduğumuz demiryollarımızı geliştirmek için gözlerimizi Amerika'ya çevirdik. Onlara Chester İmtiyazı'nı vermemizin bir sebebi bu. Bu imtiyazın bizim için ne ifade ettiğini Amerikalılar'ın anlayacaklarını ümit ediyorum. Bu sadece yeterli bir ulaşım değil, aynı zamanda yeni limanların inşası ve millkaynaklarımızın, özellikle petrolün işletilmesi ümididir.

Sağlık konusunda zaten kabinemizin bir unsuru olarak bir Sağlık Bakanlığı kurduk; çocuk ölümlerini ön-lemek için her türlü çaba gösterilecektir. Bu konuda da gene Amerika yardımcı olabilir.

Ekonomiden söz ederken yeni Türkiye için hayatönem taşıyan başka bir soruna da değineyim. Geçmişte Türkiye'nin trajedisi büyük Avrupa devletlerinin, ticari gelişme konusunda birbirlerine karşı olan bencil tutumlarıydı. Bu, büyük imtiyazlar koparma oyununun kaçınılmaz sonucuydu. Devletler ahır yemliğindeki köpekler gibiydi; kendi istediklerine ulaşamadıkları zaman rakiplerini de bundan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Yıllardır Çin'de olup bitenler de aynen böyledir; ancak onlar, Türkiye'yi Çin'e çeviremeyeceklerdir. John Hay tarafından ortaya atılmış bulunan, herkese açık kapı ve herkes için fırsat eşitliği üzerinde ısrar edeceğiz. Avrupa devletleri bu usûlden hoşlanmazlarsa, bunun dışında kalabilirler."

Şunu söylemekle bir sırrı açığa vurmuş olmuyorum ki, Kemal, Alman entrikası yüzünden ülkesine çok pahalıya mal olmuş bulunan Büyük Savaş'tan çok daha önceleri, İstanbul'daki Alman entrikalarına sürekli şekilde karşıydı. Savaş sırasında hükümetin kontrolünü Talât Paşa ile paylaşan Enver Paşa, Almanlar'la ilgili her şeye şiddetli muhalefeti yüzünden onu ordu hizmetinde harcayıp kurtulmaya çalışmıştı. Oysa Enver bunu yaparak, Kemal'in kariyerini sona erdirecek yerde ona Türkiye'yi kurtarma ve kendisini millkahraman yapma fırsatını vermişti.

"Nikah yüzüğümüzü İsmet Paşa Lozan'dan getirdi!"

Birkaç saniye sonra, şimdiye kadar rastladığım en çekici Türk Kadını odaya girdi. Orta boylu, tam Doğulu yüzlü ve parlak siyah gözlüydü. Her hareketi zarafetin ta kendisiydi. Kemal, beni eşine Türkçe olarak takdim etti. Kendisine Fransızca hitap ettim ve mükemmel bir İngilizce'yle cevap verdi
Bütün diğer demir adamlar gibi, onun da hassas bir noktası var; Bayan Kemal'e rastlayınca, o-nun nasıl olup da teslim olduğunu anladım. Mülâkatın ortasındayken hizmetkâr içeri girdi ve Kemal'in kulağına bir şey fısıldadı. Kemal derhal döndü ve gururla "Bayan Kemal geliyor" dedi. Birkaç saniye sonra, şimdiye kadar rastladığım en çekici Türk Kadını odaya girdi. Orta boylu, tam Doğulu yüzlü ve parlak siyah gözlüydü. Her hareketi zarafetin ta kendisiydi.

Kemal, beni eşine Türkçe olarak takdim etti. Kendisine Fransızca hitap ettim ve mükemmel bir İngilizce'yle cevap verdi; aslında, İngiliz aksanıyla konuşuyordu. Bunun sebebi de, okul hayatının bir kısmını İngiltere'de geçirmiş olmasıydı. Daha sonra Fransa'da okumuştu. Bayan Kemal hemen masanın yanındaki koltuğa oturdu ve eşiyle karşılıklı görüşmemi ilgiyle izledi.

Onun gelişinden az sonra Kemal, kabinenin hala toplantı halinde olduğu bitişik odaya çağrıldı; onun yokluğu sırasında Bayan Kemal bana hayat hikayesini anlattı; bu, seçkin kocasının d aha zahmetli kariyerinin hikayesini, çekici şekilde tamamlıyordu. Kendi ismi Latife. Buna, Türkçe'de evli veya bekar bayan anlamına gelebilecek "hanım" kelimesini eklemek gerek. Böylece evlenmeden önceki ismi Latife Hanım'dı. Şimdi tam evlilik ismini kullanırsa "Latife Gazi Mustafa Kemal Hanım" olması gerekir.

Yunan Savaşı'nın ilk günlerinde kah Paris'te, kah Londra'daydı. 1921 güzünde, o zaman Yunanlılar'ın elinde olan İzmir'e geri döndü; Yunanlılar babasını hapsetmişti, daha sonra kendisini de Türk casusu olma iddiasıyla tutukladılar. Kapıda iki Yunan askerinin nöbetçiliğinde kendi evinde göz hapsine mahkum oldu. Burada üç ay geçirdi.

Bir gün Yunan nöbetçileri ansızın ortadan kayboldu. Ortada, hızlı çekilişin telaş ve gürültüsü vardı; ertesi sabahın erken saatlerinde muzaffer Türkler İzmir'e girdi. Birkaç gün sonra Kemal de gelip ordularının başında muzafferane İzmir'e girdi. Bundan sonrasını Latife Hanım'ın kendi saf kelimeleriyle anlatayım: "Mustafa Kemal'le hiç tanışmamış olmakla beraber, onu İzmir'deki ikameti sırasında misafirimiz olmaya davet ettim. Cesaretini, vatanseverliğini ve liderliğini takdir ediyordum; davetimizi kabul etti. Memleketimizin yeniden inşası için ortak ideallerimizin olduğunu gördüm; daha sonra başka ortak şeylerimizin olduğunu da keşfettik. Çok geçmemişti ki, dostlarımızdan kırk, elli kadar eve çaya davet edildi. Müftü çağrıldı ve önceden hiçbir haber verme olmaksızın evlendik. Nikah yüzüğümüzü daha sonra İsmet Paşa Lozan'dan getirdi."

Bayan Kemal, kocasından samimi takdir duygularıyla söz ediyordu: "O, sadece büyük bir vatansever ve asker değil, aynı zamanda bencilliği olmayan bir liderdir" dedi. "Kurduğu hükümet sistemi, onsuz da işleyebilir. O, kendisi için asla hiçbir şey istemez. Kendi kaderine hakim Türkiye idealinin yürüyeceğine emin olsaydı, her zaman çekilmeye istekli olurdu. Ben onun bir çeşit sekreteri görevini görüyorum. Yabancı gazeteleri onun için okuyup tercüme ediyorum; dinlenmek istediği zaman piyano çalıyorum; biyografisini de yazmaya başladım."

"Eşinizin eğlenceleri nelerdir" diye sordum. "Müziği sever, okuyacak zaman bulduğu zaman eski çağ tarihiyle meşgul olur" dedi. Sonra ayaklarımızın dibine yerde sıçrayıp duran üç cilveli köpek yavrusunu göstererek ilave etti: "Ona bu küçük köpekleri de aldım; onları çok sevdi."

Bayan Kemal'in Türk kadınlarının geleceği konusunda kesin fikirleri var. Halide (Edip Adıvar) Hanım gibi o da, kadınların hürriyete kavuşmalarına kuvvetle inanıyor. Bu konuda şunları söyledi: "Türk kadınları için eşit haklara inanıyorum; bu, oy verme ve Büyük Millet Meclisi'ne seçilme hakkı demek. Ama şuna da inanıyorum ki; eğitim, oy hakkından ve kamu hizmetinden önce gelmeli. Cahil köylülerin sırtına oy hakkını yüklemek saçma olur. Uzun vadede, kadınlar için kadınlarca yönetilen okullarımız olmalı. Bunun yavaş bir süreç olması kaçınılamaz. Peçenin kaldırılmasına taraftarım."

Kitaplardan konuşmaya başladık. Bayan Kemal'in Longfellow'un büyük hayranı olmasına çok hayret ettim. 'Hayat İlahisi'nin tümünü ezberden okudu. Keats, Shelley ve Byron'u ne kadar iyi bildiğini görmek benim için aynı derecede ilginçti...

Bu esnada Kemal döndü ve mülakatımız bıraktığımız yerden başladı. Bitirdiğimizde akşam oluyordu ve gitmek zamanı gelmişti. Gazi'nin Ankara'da ele geçirdiğim bir fotoğrafını yanımda getirmiştim. 1920'nin ilk günlerinde çekilmişti. Baktığında, düşünceli şekilde "bu bana gençliğimi hatırlatıyor" dedi. Fotoğrafı imzaladı ve isteğim üzerine iki başka resmini daha verdi. Veda edildi ve ayrıldım. Gece olmaktayken Ankara'ya geri döndüm; aralıklarla süvari nöbetçilerince selamlandım, zira karanlıkta Kemal'in güvenlik tedbirleri artırılıyordu; durgun havada borazan sesleri yansırken, güçlü ve hükmedici bir şahsiyetle, insanlar arasında eşi olmayan bir liderle tanışmış olduğumu idrak ettim.

RÖPORTAJDAN DİĞER AYRINTILAR

Chester imtiyazı
ABD sermayesine kolaylık

Anadolu'da milli mücadelenin başladığı dönemde Türkiye, ABD ile iyi ilişkiler kurmak arzusunda olduğundan bir ABD firması olan Ottoman American Devolopment Company'ye Anadolu'da gerekli kolaylık gösterirken Chester imtiyazı verildi. Türkiye'nin projeden beklentisi Anadolu'nun en kısa zamanda demiryolu ağıyla  donatılması, gerekli zirai araç ve gerecin sağlanması, barıştan sonra ülkenin kalkınması için gerekli olan sermayenin ABD'den temin edilmesi ve Lozan görüşmelerinde bir taraftan İngiliz ve Fransız istekleri karşısında Chester imtiyazı ile ABD'yi kendi tarafına çekebilme düşüncesi ve barıştan sonra yabancı sermayeye karşı olunamayacığını göstermek şeklinde özetlenebilir.

ABD ise projeye daha çok iktisadi açıdan baktığı için Lozan'da önemli petrol kaynaklarına sahip Musul'un konumunun tam olarak açığa kavuşturulmaması üzerine proje konusunda isteksiz davrandı. Lozan Barışı'ndan sonra iki tarafın da isteksizliği yüzünden proje 17 Aralık 1923'de Bayındırlık Bakanı Muhtar Bey tarafından TBMM'nin isteği doğrultusunda iptal edildi.

MİLLETLER CEMİYETİ
Türkiye'nin girmesi koşullara bağlı

Isaac F. Marcosson: Dünyanın bugünkü hastalığı için ilacınız nedir?

Mustafa Kemal: Aptalca şüphe ve güvensizlik değil, akıllıcı işbirliği.

Isaac F. Marcosson: Milletler Cemiyeti bir çare mi?

Mustafa Kemal: Hem evet, hem hayır. Cemiyetin hatası bazı milletleri yönetmek, diğerleri milletleri de yönetilmek üzere ayırmış olmasıdır. Wilson'un self-determination fikri garip şekilde ortadan kalkmış görünüyor.

Isaac F. Marcosson: Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne girmesine taraftar mısınız?

Mustafa Kemal: Şarta bağlı; ancak şu andaki işleyiş şekliyle Cemiyet bir deneme niteliğini sürdürmektedir.

Türk kadınının kurtuluşu

Türk kadının kurtuluşuyla ilgili Kemal'in kesin fikirleri var. Yalnız peçenin kesinlikle yasaklanmasına taraftar olmakla kalmıyor, kadının kamusal hayatın bir parçası olmasını da istiyor. Bu konudaki görüşleri şunlar:

"Kadınlarımız, eğitimde ve çalışmada erkeklere eşit olmalı. İslamiyetin en eski günlerinden beri kadın bilginler, yazarlar, hatipler ve bunun gibi okul açıp ders veren kadınlar olmuştur. Hatta  İslam dini kadınlara, kendilerine erkeklerle aynı derecede eğitmelerini emreder. Yunanlılar'la olan savaşta Türk kadınları, cephedeki erkeklerin yerine geçerek evlerinde her türlü işi yapmış, hatta ordunun ikmal ve mühimmat taşınması işini üstlenmiştir. Bu, gerçek bir sosyolojik prensibin, yani toplumu daha iyi ve daha güçlü kılmak için kadınların erkeklerle işbirliği etmesi gerektiği prensibinin bir sonucu olmuştur. Türkiye'de kadınların hayatlarını tembellik ve aylık içinde geçirdikleri sanılmaktadır. Bu bir iftiradır. Büyük şehirler hariç, Türkiye'nin tümünde kadınlar erkeklerle yanyana tarlalarda çalışmakta ve genel olarak milli çalışmaya katılmaktadır. Sadece büyük şehirlerde Türk kadınları kocalarınca kapatılmaktadır. Bu da, kadınlarımızın, dinin emrettiğinden daha fazla örtünüp kapanmalarından ileri gelmektedir. Gelenek, bu noktada fazla ileri gitmiştir."

Ben de ancak son zamanlarda evlendim!

Bütün mülakat sırasında, sözlerini vurgulamak için öne döndüğü eğildiği iki an dışında Kemal, koltuğunda dimdik oturmuş ve sürekli olarak sigara içmişti. Bu taş gibi hatlarda en ufak yumuşama bir belirtisinin görüldüğü tek an, konuşmanın sonunda az çok kişisel nitelikli meseleleri tartışmaya başladığımız zamanlardı; kendisine, evlenmemiş olduğumu, çünkü çok seyahat ettiğimi ve hiçbir kadının böyle sonu gelmez bir faaliyete tahammül etmeyeceğini söyledim. Bunun üzerine, "Ben de, ancak son zamanlarda evlendim." dedi.

"Kader ne saklıyorsa saklasın, o çoktan çağının tarihine kendisini yazdı"

TBMM'ye: "Ben cepheye gidiyorum, işlerimle meşgul olmanızı rica ederim!"

Kemal'in alalade bir insan olmadığını şimdiye kadar anlamış olmanız gerekir. Kişiyi ve yöntemini incelediğinizde, onun hayret verici başarısının gerisinde iki niteliğin yattığını farkedersiniz. Biri, demir bir iradenin emrinde yürüyen şaşmaz bir gaye; öbürü, kamuoyuna karşı derin saygısı. Gerçi halkı ona tapmaktadır ama o başlangıçtan itibaren attığı her adımda halkına danışmıştır. Bir öneride bulunmak istediği zaman kitlelere gitmekte ve halka görüşünü açıklamaktadır. Büyük Millet Meclisi'yle olan ilişkileri de aynı niteliktedir. Giyim ve muaşeret adabı konusunda çok titiz olmasına rağmen bütün hayatına dolambaçsız bir basitlik hakimdir. İlerleyen Yunanlılar'a karşı Türkler'in son mukavetini yönetmek için cepheye giderken arkasında bıraktığı tek belge, o zamanlar Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili olan Dr. Adnan Adıvar Bey'e yazdığı şu kısa nottu: "Büyük Millet Meclis'i Başkanvekiline: Ben cepheye gidiyorum. Yokluğum sırasında işlerimle meşgul olmanızı rica ederim." Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisi Başkanı.

Sabırla beklemeyi bilir!

Enver Paşa'nın başarısızlığıyla Kemal Paşa'nın başarısını karşılaştırırsanız, bunların strateji yönünden ne kadar farklı olduklarını görebilirsiniz. Enver, amacını gerçekleştirmek için dosdoğru gider; bir duvara çarptığı zaman onu yıkmaya çalışırdı. Sonunda yenik düştü. Kemal ise bir engelle karşılaştığı zaman, onu aşana kadar sabırla bekler; genellikle de amaçlarına ulaşır. Şimdi sözünü ettiğim sabır, askeri kariyerinin zirvesini teşkil eden Sakarya'da ona büyük hizmet etmiştir.

Ona verilmeyen tek bir oy vardı!

Şu an için Kemal, halkının neredeyse çılgınca sevgisiyle birlikte, kendi başarı dizisinin onu getirdiği başdöndürücü yükseklikte emniyet içinde bulunuyor. Geçen 14 Ağustos'ta (1922) yeniden Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na seçildi. Ona verilmeyen tek bir oy vardı; o da İsmet Paşa'ya verilmişti ve Kemal'in seçkin anlayışını bu şekilde onurlandırdığı sanılıyordu.

O, Müdafaa-i Hukuk Partisi'nin ta kendisi!

Bu arada, sıkıntıları başlayacaktır. Halen, Müdafaa-i Hukuk Partisi olarak adlandırılan partinin hakimidir (Aslında, bu partinin ta kendisidir); şimdi Halk Partisi olan bu partinin karşısında bir muhalefet hemen hemen yok gibidir. Ancak zamanla başka bir kanat mutlaka belirecek ve kaçınılmaz siyasal bölünme ortaya çıkacaktır.

Daha yakın ödev, bu ateşli ekonomik ve siyasal self-determinasyon formülünü yeni Türkiye'nin bu Magna Carta'sını, kesin ve pratik realiteye tercüme etmektir. Gürültü, patırtı bitmiş, barış imzalanmıştır. Şimdi savaşın yaralarının sarılması gerekmektedir. Dolayısıyla Kemal'in milli lider olarak gerçek sınavı, 12 yıllık neredeyse kesintisiz savaşın getirdiği harabiyetten, düzen ve refah elde edebilmektedir.
Logged

Bazen susmak gerekiyormuş
Bazen bomboş bakmak gerekiyormuş
Hayatın yalanlarına..
Anlamaya çalışmak saçmalık..!
Anlamadan yaşamak gerekiyormuş..
Ama bazen!
Unutmak gerekiyormuş unutulma pahasına.
Zaman değilmiş gideni getiren..
Aslında zamanmış var olanı götüren...!!!
.
« Yanıtla #2 : 18 Ağustos 2008, 16:34:42 »
Fixforum Üye Profili .::SeVaL::.
Gelinlik giymeden, ışığı görmeden Bebeğimden önce vazgeçtim dünyadan Kaderi yenmeden utandım kendimden Daha sevilmeden vazgeçtim dünyadan
Fixforumania
*******


İRTİBAT GÜCÜ
RepGücü: 120
Offline Offline

BİLGİLER Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 4025

((-KeLeBeK-))

Aktiflik
Seviye
Deneyim

WWW
Durumum:

Ynt: İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!..

eline sağlık hepsini şimdi okuyamadım ama mutlaka okuycam
Logged
« Yanıtla #3 : 18 Ağustos 2008, 18:02:35 »
Fixforum Üye Profili dRaGoNer
Fixforumania
*******


İRTİBAT GÜCÜ
RepGücü: 96
Offline Offline

BİLGİLER Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 3252

Aktiflik
Seviye
Deneyim


Durumum:

Ynt: İşte Atatürk'ün bilinmeyen röportajı!..

Paylaşım için teşekkürler zeyno...
Logged

Mutluluga hep geç kalırım
Hep erken giderim mutsuzluğa
Ya herşey bitmiştir çoktan
Ya hiçbir şey başlamamış...
Sayfa: [1]   Yukarı git
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Serkan

Powered by SMF 1.1.6 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks

Güzel Şiirler Burçlar Çocuk Oyunları ssk - tatil - Sohbet