Oya, yanakları ateş içinde, mavi gözleri pırıl pırıl, pencerenin yanındaki koltukta oturuyor, odada konuşulanları, uzaktan geliyormuş gibi duyuyordu.Zehra Hanım: --Koca ekmeği meydan ekmeği yavrum, diyordu:Sende vaktiynen yuvanı bil. Annen senin fenalığın için söylemiyor ki.. Annesi alevli alevli devam ediyordu: -Sonra Zehranımcığım, nihayet sapsız üzüm. Ben bunu sidiğine lebboy, bilmem nesine şebboy nasıl büyüttüm bilirsiniz. Şurada kaç zamanlık komşuyuz. Sonra aslan gibi çocuk, ekmeği elinde. Okumuş olacak diyordu, işte okumuşu. Ben de şurada iki günlük ömrümüz var, yerine yerleşsin istiyorum. Babasının hiç umrunda bile değil vallahi... -A... tabi ayol, erkek kısmısı anlar mı?... -Sonra ele güne karşı da ne diyeceğimi şaşırdım.Ona olmaz, buna olmaz, tutup insana ya sevdalı derler, ya bir korkusu var. Herkesin ağzı... Oya'nın genç vücudu birdenbire dikleşti. Hırçın bir sesle: -Anne rica ederim şu adi sözleri bırak!dedi. Korkusu var ne demekmiş. Allah Allah!.. Hem elalem bana vız gelir.Ne demek canım, elalem ne demekmiş? Benim elalemle ne işim var? Annesi Makbule Hanım, yanakları ve göğsü pençe pençe kızararak: -İşte böyle bu kardeş, dedi.Köpek gibi hırlar insanın yüzüne. Karşına alıp evladımdır diye iki lakırdı söyleyemessin. Cehennemin dibine git... Oya aksilendi: - Orası benim bilicem iş. -Çenen tutulsun... -Anne Allahaşkına asabımı bozma, zaten... Zehra hanım araya girdi: -Canım bunda sinirlenecek bir şey yok. Varacak biz değiliz ya. Bizim dediğimiz sen mesut olasın. Annelerin başka ne üzüntüsü var. Sonra Makbule Hanım'a: -Hadi hadi kalk, Remziyeye kadar gidelim açılırsın, dedi.Hayırlısı Allahtan. Kısmet olduktan sonra ne derseniz boş. Yeter ki Allah hayırlısını versin.
ARKASI YARIN
« Son Düzenleme: 11 Haziran 2007, 20:51:14 Gönderen: BİR ÖMÜRLÜK SEVGİ »
Merhaba ziyaretçi. Öncelikle sitemize hoşgeldiniz. Ben robot moderatör olarak siteden daha fazla yararlanmanız için sitemize üye olmanızı öneririm. iyi eğlenceler.
Anahtar Kelimeler: KEKLİK TÜRKÜSÜ oyunları, KEKLİK TÜRKÜSÜ programı, KEKLİK TÜRKÜSÜ oyunu indir, KEKLİK TÜRKÜSÜ program yükle, KEKLİK TÜRKÜSÜ download, KEKLİK TÜRKÜSÜ hikayeleri, KEKLİK TÜRKÜSÜ resimleri, KEKLİK TÜRKÜSÜ haber, KEKLİK TÜRKÜSÜ yükle,
KEKLİK TÜRKÜSÜ videosu, KEKLİK TÜRKÜSÜ msn eklentisi, şarkı sözleri
İki kadın çıkıp gittiler. Oya bir zaman pencerenin önünde oturdu ve komşunun bahçesindeki elma ağacının pembe çiçeklerini seyretti. Sonra içini çeke çeke ağlamaya başladı. Yaşlar hafif bir pembeliği olan yanaklarından peşpeşe yuvarlanıyor ve alt dudağını büke büke ağlıyordu. Tutup aşık olmuştu. Hemde ne nasıl!..Acaba kim onun kadar inanmış, aşkı böyle tatlı bir neşe içinde karşılamıştır. Acaba aşık oldum diye kim onun gibi sevincinden deli olmuştur...Yaşlar süzülüp gidiyor, pembe elma çiçekleri titreşiyor ve Oya'nın kulağında kendi sesi çınlıyordu:''Oh!.. Cüneyt Beyamca, sizin bu elma ağacının çiçekleri harikulade.'' O zamanlar her şeyde bir şey vardı zaten. ''İnsan aşık olunca, kapalı gözkapakları arkasından bütün dünyayı filiz yeşili bir sükun ve ahenkten ibaret görür'', diyordu. ''Hani pembe akide şekerleri vardır bilir misiniz, onların bir baygın pembesi, insanın içine yayılan bir kokusu vardır. Aşk öyle bir şey işte.'' İlk defa geçen kışın yağmurlu bir gününde, Kadıköy vapurunda karşılaşmışlardı. Oya, yukarı salonda, arkadan ikinci sıraya oturmuş, o gün çıkmış olan bir dergiyi merakla gözden geçirirken, genç bir adam gelmiş ve boş yerlerden yer beğenerek, geçip onun karşısına oturmuştu. O kadar çok ıslanmıştı ki...Oya'nın gülmesi tutmuş, belli etmemek için dudağının kenarını ısırarak, kaşlarını çatmıştı. Halbuki genç adam doğrudan doğruya kıza olmasın diye onun omzuyla kulağı arasında bir yere bakarak açıkca gülmüştü. Etrafından sular süzülen şapkasını çıkardığı zaman, Oya göz ucuyla ve ilk defa, geniş bir alnı, sarı ela gözleri ve saç ayrımında bir yara izi olduğunu görmüştü. Uzun boylu ve yakışıklı bir adam olmasına rağmen, güzel değildi. Fakat halinde tavrında öyle sevimli bir haylazlık ve gülüşünde, yaramaz oğlan çocuklarını hatırlatan, öyle tatlı bir haşarılık vardı ki, Oya'nın içi aydınlanıvermiş, ferahlamış, içinden, kalkıp adamın boynuna sarılıvermek gelmişti. Genç adam onun elindeki dergiye şöyle bir baktıktan sonra, hemen çantasını açmış, aynı dergiyi çıkararak yalancı bir merakla okumaya başlamıştı. Oya da hemen orada, ona bir isim takmıştı:''Dergi!'' O günden sonra daima aynı vapurda, karşı karşıya oturarak gidip gelmeye başladılar. Artık koca şehrin kalabalığı içinde birbirine aşina iki insan vardı. Birbirlerini tetkik ediyor ve tanımaya çalışıyorlardı. Şimdi Oya, onun tam üç kat elbisesi, sade bir zevki olduğunu, haftada iki kere gömlek değiştirdiğini ve çoraplarına jartiyer kullandığını biliyordu. Bafra maden sigarası içiyordu, çok şık bir sigara tabakası vardı. İktisattan mezundu ve bir bankada çalışıyordu. Gömleklerinin yakaları kolalı ve kravatları çok zarifti ama, bu pantolonunun paçalarını çamur içinde bırakmasına bir mani teşkil etmiyordu. ''Dergi'' de Oya'ya ait birçok şeyler biliyordu. Akademi talebesiydi, Çok şık giyiniyordu. Bu kış kendisine bir beyaz kazak örmüş ve yeni bir manto yapmıştı.Sonra o ağır başlı görünüşünün altında bir şeytanın gözü saklıydı. Arkadaşlarıyla yaptıkları konuşmalarda karşılıklı kulak kesilir ve küçücük bir sözden birbirlerine ait türlü şeyler keşfederlerdi. Biri geç kaldığı zaman öbürü pek meşgul görünür ve ''Merhaba!'' yerine geçen bir bakışı esirgerdi. ''Dergi'' ayaktamı kaldı, Oya hemen gülmemek için kaşlarını kaldırır ve dudağını büzerdi. Fakat Oya ayakta kalınca, ''Dergi'' yerine iyice yerleşir ve haylaz haliyle açıkca gülerdi. Karşılıklı otururken eğer birkaç gün gelemeyecekse önceden haber verirdi. Arkadaşına derdi ki:''Yarın Ankara'ya gidiyorum. Semih, bilemessin kardeşim seni göremeyeceğim için ne kadar üzülüyorum.'' O zaman Oya'ya düşen gülmemek için nefesini tutmak ve kızarmak olurdu tabii. Sonra, yüzüne bakmadığı halde ''Dergi''nin yan yan bakarak güldüğünü bilirdi. Bir gün Oya'nın bir arkadaşı:''Oya yarın Hale'ye geliyor musunuz?'' derdi. Eğer Oya, ''Evet'' demişse, ertesi akşam sinemada, ''Dergi''yle beraber olurlardı. İşin güzeli Oya'nın o kadar kurt geçinen dayısı, sinemada daima arkadan ikinci sıraya oturduklarını ve aynı sıraya uzun boylu kumral bir adam gelince, yeğeninin kıpkırmızı olduğunu fark etmezdi. Hiç konuşmadıkları halde. bir bakış, bir oturuş, kaşın ucundan geçen bir sual, dudağın bir bükülüşü, omzun bir hareketi ile birbirlerine birçok şeyler anlatırlardı:'' Merhaba! Ne o nezle misin? Vah vah pek yazık!-Bu çanta yeni mi küçük hanım? Güle güle. Bu sabah yanınızdaki kız kimdi efendim? Gözleriniz pek parlıyordu. Öyle yorgunum ki sorma. Kızım o saçları nasıl da böyle kısacık kestin...Hadi hadi üzülme yakışmış. Bu paçalarının çamurları ne Allahaşkına? Kız sen çok sevimlisin Vallahi.Ay ay sen dudaklarını da mı boyuyorsun? Sakın ha!.. Sen bana karışamazsın, anlaşıldı mı?..'' Ve daha neler neler... '' Dergi'', Oya'nın erkek arkadaşlarını müsamaha ile karşılardı ama, Oya onun yanında bir kız görmeye, katiyen tahammül edemez, hemen küser ortadan kaybolurdu. '' Dergi''yi günlerce vapur vapur dolaştırır, iskelelerde bekletir, nihayet bir gece rüyasında görür, dayanamaz ortaya çıkardı. karşı karşıya oturdukları zaman'' Dergi'' bir oh!.. çeker ve yerine rahatça yerleşerek arkadaşına:''Azizim'' derdi.'' Senin de amma da sarı damarın var. Bak söyleyeyim bu böyle olmaz.'' Oya içinden güler ve artık günlerdir süren aksiliğini bırakır, yeniden huzur içinde yaşamaya ve hayal kurmaya başlardı....
ARKASI YARIN
« Son Düzenleme: 12 Haziran 2007, 00:11:20 Gönderen: BİR ÖMÜRLÜK SEVGİ »
İnsanın evi çok güzel olmayabilir diye düşünürdü. Ama evine giden yol, mutlaka güzel bir yol olmalıdır. Kendince, şehrin dış mahallelerine doğru, kırlara ve dağlara yakın, asfalttan ayrılan bir toprak yol düşünürdü. Bahar vakti, insan bostanların kenarından rüzgarın sesini dinleyerek ağır ağır yürür. Şehir uzakta, deniz ile göğün bir örnek maviliği arasında, hafif dumanlı ve değişik bir mavilikte küme halinde durmaktadır. Uzaklardan sesler duyulur. Kırlangıçlar gelir geçer ve ancak o zaman, gökyüzü bir baştan bir başa, çepeçevre ve sonsuz derinliğinden baş dönerek seyredilebilir. Böğürtlenler henüz olmamışsa, onların o çok bilmiş kırmızı rengini akıldan geçirmek zor bir şey değildir. Ev yolun sonunda, kocaman bir bahçenin içinde olmalı ve bahçenin toprak duvarlarından mutlaka salkımlar sarkmalıydı. Bu olmayacak bir şey değildi ki. Oya böyle birçok evler biliyordu. Bahçenin bir köşesindeki büyük ceviz ağacının altına kocaman, yuvarlak bir masa koyar ve üzerine yeşil bir örtü örterdi. ''Dergi'' orada, Frenk gömleğinin kollarını beceriksizce sıvamış olarak, şezlonga yan gelmiş gazete okur ve ilk bakışta saç ayrımındaki o yara izi göze çarpardı. Hayalin burasında Oya burnunu bükerek gülümser ve:''Küçükken kimbilir ne düz duvara tırmanan yaramazmış'' derdi. İki tane çocuğu olacaktı. Biri kız biri oğlan. Kız zarı, oğlan babası gibi, biraz tatarımsı, kabak kabak kabacık! Hem de yaramazın çivisi. Bahçenin öbür ucundaki kümesin yanından kızın çıngır çıngır sesi gelecek. ''Anne be... şu oğlana baksana...'' Ah, hınzır saçaklı, mutlaka ''Be!..'' diyecektir. Oya bundan katiyyen emindir. Oğlan ona çelme takar ve bağırır:''Kız ben sana şu tavuklarla uğraşma demiyor muyum?..'' Oya kendini daima bir şey kızartırken düşünürdü. Mesala kızgın yağa atılır atılmaz hemen pembeleşip kızaran puf börekleri. Küçük bir mutfak iskemlesine oturmuş, maltızın karşısında, yanakları ateş gibi ve sıkıntıdan bağırdı bağıracak bir hali vardır. Bir ara terden ensesine yapışan saçlarını tepesine toplayıp bir toka ile tutturarak, ''Dergi'' ye seslenir. Burada da aklından ona isim takardı. Çünkü ''Dergi'', onun merak ettiğini bildiği için ismini sıkı sıkıya saklardı. ''Cahit... Sütçü geldi, alıver, hadi canım.'' '' Dergi'' ona bakar, o kaygısız haliyle güler, sonra esner ve masanın üzerinden süt tasını alarak kalkar. Oya bazen kendi sesini duyduğunu zanneder ve onun sallana sallana bahçe kapısına doğru gidişini görür gibi olur ve tutar ağlardı. O zaman koşar Beyhan'ı yakalar, yarı ağlayıp, yarı gülerek ''Vallahi Billahi yakında kaçıracağım'' derdi. '' Gece daima onun sesini işitiyorum. Allah canımı alsın ki işitiyorum. Geçen akşam rüyamda o bahçeyi gördüm. Çocuklar için kırmızı çiçekli çinko maşrapalar almıştım. Yeşil masaörtüsünün üzerinde, ah ne kadar güzel duruyordu...'' Sonra yine yolda, mektepte, evde, uykuda, hayaline devam eder giderdi. Kendisini hiçbir zaman, sıkıca taranıp toplanmış saçlar, siyah bir elbise ve topuklu iskarpinlerle, genç bir kadın halinde gözünün önüne getiremezdi. O her zaman böyle, küçük spor bluzları, kolları sıvalı hırkaları ve gülerek kırışıveren burnuyla, bir genç kız olarak kalacaktı. Zaten ''Dergi''de haylaz bir oğlan çocuğundan başka bir şey değildi. Çocuklara gelince, onlar mutlaka saç baş bir yanda, yaramaz, haşarı, dağ bayır kokulu ve biraz yabani olsun isterdi. Kendi kendine: ''Bende mahallevari bir ruh var,'' derdi.''Bak hele nasıl gevşek bir hayat düşünüyorum.''
Ey bu çağın Nuh'u! Sen denizden eser yokken karada gemini yapmaya devam et. İnsanların söylediklerine aldırma. Bittim! dediğinde deniz ayağına gelecektir
Sonra...Şimdi Oya hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve aşkın tarifi değişiyor. ''Bir çılgınlık anında muhteşem bir çığlık halinde dünyadan atladığınızı düşünün ve boşlukta tükeninceye kadar parçalandığınızı düşünün. Aşk budur.'' ''Dergi'' ansızın kaybolmuştu.Şimdi Oya -arkadaşlarının gülerek söyledikleri gibi- zincirlik deliydi. Eve barka sığamıyor, oturamıyor, yerinde duramıyor, ağlayamıyor ve otuz sekiz buçuk derece ateşle dolaşıp duruyordu. Sanat ne demekmiş, ders ne demekmiş...ana...baba...sinema, yemek, uyku... ne demek! Ne demek İzzet-i nefs, onur, vekar, genç kızlık gururu... ne demek! Ne demek! Gelsin fal! Tabii inanıyor, hem nasıl. Gelsin niyet, gelsin aşk şarkıları. Sonra, günlerden bir gün o akşam vapurunda karşılaştılar. Oya hep o huzursuz hali ile dalgın dalgın oturuyordu. Bir ara ansızın, vapurun kalabalığı ve uğultusu içinde her şeyi birden bire görüverdi. ''Dergi''nin parmağında pırıl pırıl bir nişan yüzüğü ve yanında bir kız. Hem ne kız! Ortadan sayrılıp sımsıkı fırçalanarak ensede toplanmış parlak simsiyah saçları, simsiyah gözleri kıpkırmızı dudakları ve insanın gözlerini dört açtıran fevkalade bacakları olan bir kız. O dolgun göğüs, o fıstık yeşili tayyör ve yukarıdaki uçuk sarı çiçekler... Halbuki Oya ''Dergi'' yi görür görmez başını çevirecek, fakat daha evvel şöyle bir bakışla:'' Rica ederim, sizinle bir alış verişim yok'' diye sitem etmiş olacaktı. O yine karşısına oturacak, yine omzuyla kulağı arasında bir yere bakarak gülecek ve arkadaşına:''Semih'' diyecekti. ''Müthiş hastaydım. İnan ki kardeşim hep seni sayıkladım. Beni rüyanda görmedin mi?'' Halbuki onlar yanından geçerken Oya bütün gayretine rağmen yine de başını kaldırıp bakmıştı ve ''Dergi'', göz göze gelince sıkıntılı bir halle başını çevirmişti. Oya, hala şaşar, nasıl düşüp bayılmadan oturabilmişti. Nasıl olup da avaz avaz ağlamamıştı. Sadece, kalbi boğazını tıkayarak çarpıyor, kulakları uğulduyor ve güçlükle nefes alıyordu. Ateşinin yükseldiğini hissediyor, fakat büyük bir sükunet içinde oturuyordu.
''Dergi''nin ona ''ihanet'' ettiğine hiç bir zaman inanmadı. Defterine sadece:''Sevdiğimin kavalı kaldı dayalı yerde.'' diye yazdı. O sarı, ela gözleri ve haylaz haliyle ''Dergi'' iyi bir adamdı. Sadece kader kısmet. Fakat o ilk geceler sabahlara kadar ağlarken hep derdi ki:''Allahım, Allahım benim iyi niyetlerime yazık değil mi? Allahım, bana acımadın mı?..Şimdi masanın yeşil örtüsüyle, çocukların çiçekli maşrapaları ne olacak! Ya benim saçaklı sarı kızımla, kabacık oğlum. Artık 'Dergi' benim değil mi? Artık arkadaşlarım Oyanın 'Dergi'si diyemeyecekler mi? Üstelik ben o güzel kızı beğenmedim de. O kız ' Dergi' eve geldiği zaman kapının arkasına saklanıp korkutmasını ve o yara izine bir öpücük kondurmasını da bilemez. İşte öyle bacak bacak üstüne atıp kurulur.'' Hafiften bir akşam esintisi çıkmıştı. Elma çiçekleri titreşiyor ve Oya yine öyle gözleri pırıl pırıl ve yanakları ateş içinde oturuyordu. Artık ağlamıyor, fakat ciddiyetle bu yeni mühendis talibi nasıl atlatacağını düşünüyordu. Zehra hanım'ın lafları aklına gelince dayanamayıp gülümsedi. ''Kız fennari...'' diyordu. ''Alemin kızları doktor diye, mühendis diye can veriyor. Kız kısmına öyle ressamlık müssamlık ne olacakmış. Var bir kocaya da gelip evinde bir kahve içelim. Kız everdik diye azıcık da biz gerinelim bakalım.
Ey bu çağın Nuh'u! Sen denizden eser yokken karada gemini yapmaya devam et. İnsanların söylediklerine aldırma. Bittim! dediğinde deniz ayağına gelecektir
Var bir kocaya da gelip evinde bir kahve içelim. Kız everdik diye azıcık da biz gerinelim bakalım. tabi tabi siz kahve içeceğiniz diye yakın milletin başını.. güzeldi emeğine sağlık...