Kendimizi yüceltme arzusuyla dopdoluyuz. Sürekli olarak "en mükemmel, en harika, en muhteşem, en dokunulmaz " olduğumuzu/olmamız gerektiğini fısıldayan bir şeytanımız var.
Şehvetli soluğuyla bizi kendi yalanlarına inandıran bir şeytan. Hiç bir ses onun sesi gibi inandırıcı değil. Öyle gizemli, öyle buğulu, kaynağı öylesine belirsiz bir ses ki aklın parlak sesi onun yanında solgun ve anlamsız kalıyor. O konuştuğunda içimizdeki bütün sesler susuyor, konuşabilenler ise kendini duyuramıyor.
"En mükemmel” olduğumuza inancımız ne kadar güçlüyse, kırılganlığımız, öfkemiz, düşmanlığımız da o kadar artıyor.
Biri, bize “en sevilen olmadığımızı” sezdirdiğinde, hatta bu konuda en küçük bir kuşku yarattığında içimizdeki ses, “sevilmeyi en çok hak eden olduğunu kanıtla bana” diyor. "bana gücünü ve mükemmeliyetini göster.”
Bu büyülü emri aldıktan sonra artık biz o emrin, itaatsizliği asla düşünemeyen kölesi oluyoruz.
Çünkü emri veren, o emirle birlikte korkunç bir acı da zerkediyor ruhumuza, bütün zerrelerimiz tahammülü zor bir acıyla doluyor. O acıdan kurtulabilmek için o emri yerine getirmek zorunda olduğumuzu biliyoruz.
Bizi çıldırtan, uykularımızı harap eden, hayattan koparan, kıvrandıran o acıdan kurtulmak için zehirli ot yutmuş bir at gibi dört yana koşuyor, herkese saldırıyoruz.
İki şey arıyoruz :
“Bizim herkesten çok sevilmeyi hak edecek birisi olduğumuzu bize kanıtlayacak” yeni birisi.
“Bizi yeterince sevmeyeni cezalandıracak” bir davranış
Telaşlı ve acıklı bir arayış giriyor hayatımıza; Bu acıyı dindirecek birini bulmalıyız. Bir an önce bu acıdan kurtulmalıyız.
“Bizim sevilmeyi en çok hak eden insan olduğumuzu” bize kanıtlayacak yeni birini ararken öylesine çaresiz kalıyoruz ki bazen o insanın “kim” olduğuna bile aldırmıyoruz. O acının dinmesi lazım çünkü.
Bunu yaparken, “en çok sevdiğimizi” kaybedeceğimizi de biliyoruz.
Kaybetmenin uzun sürecek bir başka acı yaratacağını da…
Ama o an duyduğumuz acı öylesine dayanılmaz ki daha sonra duyacağımız acıya aldıramayacak bir hale geliyoruz.
Ve, iki acıdan, daha kısa vadeli ama daha keskin olanını yatıştırmayı tercih ediyoruz.
Yoksa arzuladığı tatmine ulaşamayan şeytanımızın bizi “cezalandırması”, ruhumuza acıyı zerketmesi sürüyor.
Bunun bir çaresi var mı?
Bizi tümüyle iyileştirecek bir çaresi yok herhalde, bütün diğer duygularımız gibi bu da ilahi bir kudret tarafından yerleştirilmiş içimize, silinip atılamıyor.
Belki bizi körleştiren bu acıyı yaşarken gözlerini açık tutmayı başaran bir zeka, bizi yatıştıran bir tecrübe, okuduğumuz kitaplardan arta kalan bir olgunluk, yetiştirilirken bize anlatılan ölçüler, içimizdeki patlamaları bastırmayı öğretebilir bize.
Ama bunun için bile…
Bu acılardan birkaç kere geçmemiz, o korkunç “sevginin” bizi ve hayatımızı ne hale getirdiğini birkaç kere görmemiz gerekiyor herhalde...
Egonun oynadığı bu korkunç oyuna yenilmemeyi öğrenmek gerek...Egonuza yenilmeyin...
(Ahmet Altan’ın Taraf gazetesindeki yazısından, değiştirilerek alıntı)



Logged



