İkibindokuzu, doğalgazdan zehirlenen yedi gencin ölüm haberi ile karşılamıştık. Ama böyle bir haberin üzüntüsünden çok, iktidar ağzından bu konuda verilen uygunsuz, saçma demeçlerin yarattığı öfke ilk duygularımız oldu.
Kürtçe su istediği ve Kürtçe merhabalaştıkları için, üç milletvekili, siyasi partiler yasasına muhalefet etmekle suçlandılar daha ilk günlerde...
YÖK’ün akademisyenlere, izin almadan sivil toplum örgütlerine üye olmalarını yasaklaması… Maraş katliamının baş sanığı Ökkeş Şendiller’in TRT 1’deki bir programda, “Hrant Dink ve arkadaşları’nın bu olayın failleri” olduğunu söylemesi… Abdi İpekçi’nin öldürülmesiyle ilgili davanın zaman aşımı nedeniyle düşmesi, Yalçın Özbey ve Yusuf Çelikkaya’nın cezadan kurtulması yine geçtiğimiz son zamana damgasını vurdu.
Tuzla tersanelerinde işçi ölümleri, kot işçilerinin silikozis ölümleri, artan ev içi cinayetler, katliamlar sürdü yine.
Eline pimi çekilmiş bomba bırakılan er… Ceylanların öldürülmesi… Kışkırtılmış, kiralanmış linççiler… Suikast planları, telefon dinlemeleri, ölüm listeleri. Domuz gribi.
Bitmez Ergenekon dalgalarına karışıp giden, unutulan daha birçok olay.
Bu arada yılın ortasına bile gelmeden gerçek işsiz sayısının yedi milyona yaklaşmakta olduğu açıklandı. Türkiye de insani gelişmişlik endeksinde 79. sıraya... Kadınlara yaşama hakkında 101. sıraya gerilediği de, 109 ülke arasında.
Bütün bunlar işçilere, öğrencilere… Basın açıklamalarına, muhalif hareketlere sıkılan sular ile ıslatıldı. Atılan biber gazları doğanın ve insanın dengesini bozacak ölçüdeydi. Gaz yetmedi, yeni ihaleler açıldı.
Çocuklarla ilgili tek olay, on yaşındaki Medya örnek’in Kürtçe evcilik oynadığı için soruşturmaya uğraması olsaydı belki üstesinden gelinebilirdi… ama çocuklara reva görülen yoksulluk, olanaksızlık, sokak ve hapishaneler ve ölümler geçtiğimiz yılı ‘mağdur’ kıldı.
GDO’lu gıdalara izin… Sağlık ve eğitim sorunları… Ve karanlık işlerin askerleri, polisleri… yayın yasakları ve mahkemelerde yazarlar, gazeteciler…
Vali’nin geçişi sırasında önünü iliklemeyen öğretmenin dövülmesi de çok önemsenmeyebilirdi belki.
Geçtiğimiz yıl sayısız mahkeme kararına rağmen siyanürle altın çıkarılmaya devam edildi. Nükleer santral yapımı ile ilgili girişimler, silah alımları sürdü. Bütün tepkilere rağmen HES’lerle güzelim Karadeniz doğasını yok etmenin çalışmaları durdurulamadı. Anadolu’nun birçok bölgesinde geniş araziler çeşitli şirketlere benzer faliyetler için kiralandı, satıldı… ‘Nurhak’lar da parsel parsel gidiyor
Ve kriz. Ve işten çıkarmalar. Ve zamlar. Ve alay eder gibi toplumla… Tüketim kampanyaları, insanları borçlandırma stratejileri. DTP’nin kapatılması ve o kelepçeli fotoğraf… Yılın sonu.
Daha bir yıl öncesine dair bütün bunlar hatırlanabiliyor, sonuçlar çıkarılabiliyor mu. Daha önceki yıllara ait neleri hatırlıyoruz. Geçmişten hafızamızda nelerin tortusu kalacak. Bize ait olanlara dair bir tasavvurumuz var mı.
Bütün bu kir-pasın içinde ‘Mülkiyeliler’ binasının yıkılmasının tarihi anlamı ne olabilir ki… Hele bu gazete haberinin kimi insanlar tarafından ölümcül bir kurşun yarası oluşu…
Değiştirilen sokak, yer, köy adlarıyla… meydansızlaştırılan, mekânsızlaştırılan, kimliksizleştirilen bir toplum nereye gider. Anılarını nereye bırakır, nerede hatırlar, düşünü kurar.
‘Mülkiyeliler’ sizin için öyle bir yerdi. Gençlikle yaşlılığın –bir bakıma gün ile geleceğin– buluşma yeri. Bugün aranızda olmayan arkadaşlarınızın uğrak yeri. Karşıtların, dostlukların, heyecanların, aydınların, politikacıların… herkesin buluşma mekânı.
Orada tartıştınız, orada şiirler okudunuz, orada haberleştiniz, orada kederlendiniz, orada hayal kurdunuz, orada sevginizi itiraf ettiniz… orada tanıştınız her şeyle ve herkesle. Ve aklınıza gelen kim varsa oraya ait birşeyler kaldı anılarınızda. ‘Mülkiyelilerde’ büyük ve büyülü bir kelimeydi sizin için.
En azından orası sayfalar dolusu sevgili insanı hatırlatıyor. Orayı da yıkıyorlar. Ses yok. Yersiz yurtsuz kalmaya razı mıyız...
Enis Rıza/BirGün Gazetesi



Logged



